“Hangimiz Sevmedik” başta olmak üzere kuşaklar boyunca söylenen şarkıların bestecisi Ali Osman Erbaşı, çocukluk yıllarında sığındığı müziği zamanla bir araştırma ve üretme alanına dönüştürdü. Besteciliğin yanı sıra müzik yönetmenliği ve aranjörlük çalışmalarıyla da pek çok albümde imzası bulunan Erbaşı ile Urfa’dan İstanbul’a uzanan çocukluğunu, şarkılarının doğuşunu, Küba’daki kayıtlarını ve müzikte emeğin karşılığını konuştuk.
Bugün dinlediğimiz pek çok unutulmaz şarkının arkasında sizin imzanız var. Sizi müziğin “gizli dehası” olarak tanımlamak istiyorum. Siz bu tanımlamaya nasıl bakıyorsunuz?
O cümle çok ağır. Ben besteciklerime “eser” bile diyemiyorum; eser, benim için başka bir kelime. Siz öyle yakıştırıyorsunuz, teşekkür ediyorum.
Çocukluğumdan beri güzel şeyler yapmaya çalıştım. Duyduğum sesleri hizaya getirip doğru şekilde ifade etmeye uğraştım. İçimden gelen, konuşarak anlatamadığım duyguları müzikle anlatmaya çalıştım.

Çocukluk yıllarınıza dönelim. Müzikle ilk tanışmanızı hatırlıyor musunuz?
Anılar parça parça geliyor. Beş yaşıma kadar Urfa’da kaldım, sonra İstanbul’a geldik. Annemle babam ayrılınca çocuklar da aralarında paylaşıldı. Kalabalık bir aileydik. Ben yeniden Urfa’ya gittim. O yıllarda bir hüzün, bir yalnızlık vardı. Hayatımla ilgili TRT’nin çektiği belgeselde de anlattım.
Sekiz yaşlarındaydım. Kapının önünden bir satıcı geçerdi. Küçük bir kamışa balon bağlanmış, üzerine delikler açılmış bir şey satardı. Amatör bir tulum gibi düşünün. Yirmi beş kuruşa alır, balonunu çıkarır, onu çalmaya çalışırdım.
Sonra benim o üzgün hâlime dayanamadılar, yeniden rahmetli annemin yanına gönderdiler. On yaşlarıma geldiğimde küçük bir sazım oldu. Kendi kendime öğrendim. Müzik okuluna gitmedim, ders almadım. Akort yapmayı bile kendi kendime öğrendim.
Urfa’nın müzik kültüründen besleniyorsunuz ama bir yandan da sürekli yeni şeyler arıyorsunuz. Bu arayış nasıl başladı?
O kültür genlerimde var. Ama sazı biraz çalmaya başladığımda araştırma isteğim de ortaya çıktı. Her şeyi sorgularım: “Neden? Bu neden böyle?” Bazen bu yüzden çekilmez bir insan da olurum. “Niye karışıyorsun?” derler. Ama ben nedenini bulmak zorundayım.
Müzikte de o enerjiyi yaşattım. Yirmili yaşlarımda piyano ve gitar çalanları izliyordum. Batı müziğindeki seslerin kuruluşuyla bizim müziğimizin ilerleyişi arasındaki farkı anlamaya çalışıyordum. Birini daha dikey, diğerini daha yatay düşünüyordum.
Kulağımıza gelen ezan sesiyle çan sesi arasındaki fark üzerine de düşündüm. Armoniyi araştırdıkça müziği bir yapı gibi görmeye başladım. Dikdörtgenler, kareler, bir yapının demirleri gibi… Bestelerimi de o çerçeveler içinde düşünüyordum. Bazı Uşşak makamındaki bestelerim bunun dışında kaldı; onları aynı çerçeveye alamıyordum.
Belki kalıcılığında bunun da payı vardır. Kırk yıl önce yaptığım bir bestenin bugün hâlâ dinlendiğini görüyorum.
Müzik çevrelerinde “Ali Osman Erbaşı tekniği” diye anılan bir yaklaşımdan söz ediliyor. Siz de kendinize özgü bir teknik geliştirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Ukalalık olmasın ama ben de buna inanıyorum. Yalnız, bu konuda kendimi yalnız hissettiğim de oluyor. Bizde bireysel olarak çok iyi müzisyenler var. Birlikte müzik yapmakta ise zorlanıyoruz.
Kırk üç yıldır müzik yönetmenliği yapıyorum. Birkaç kuşakla çalıştım. Dedeleriyle başladığım ailelerin torunlarıyla da çalışma fırsatım oldu. Bu kadar zaman içinde insan hem çok şey öğreniyor hem de birlikte üretmenin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyor.

“Hangimiz Sevmedik”, çok farklı kesimlerin birlikte söylediği bir şarkıya dönüştü. Bu beste nasıl ortaya çıktı?
Bestesini yirmi yedi yaşımda yaptım. O da anlattığım araştırma dönemine denk geliyor. Notayı küçük yaşta öğrenmiştim; ardından armoniyi anlamaya çalışıyordum. Seslerin, akorların birbirine yakınlığı ve birbirinden uzaklığı üzerine düşünüyordum. İki akor arasındaki ilişkiden hareket ederek bir melodi kurmak istedim.
“Evrensel” kelimesini çok sevmem. Zaten hepimiz evrenin içindeyiz. Benim istediğim, farklı coğrafyalardaki insanların da o melodiyi kavrayabilmesiydi.
Müzik ortaya çıktı ve yıllarca öyle kaldı. Henüz “Hangimiz Sevmedik” değildi.
Ali Tekintüre’nin sözleriyle nasıl buluştu?
Nota bilmeyen besteci arkadaşlarımın çalışmalarını notaya alırdım. Geceleri çıkar, Noel Baba gibi kapılarını çalardım. Bestelerini yazıya dökünce çok sevinirlerdi. Çünkü o beste artık bir müzisyenin önüne konulabilecek hâle gelirdi.
Bir gün Adnan Arslan’ın bir şarkısını yazmaya gitmiştim. Çay, kahve derken bana, “Ali abi, Ali Tekintüre’nin bir sözü var ama ben sevmedim” dedi. Rahmetli Ali Tekintüre de benim on dört yaşımdan beri arkadaşımdı.
Sözlerdeki “gözü kör, kulağı sağır” ifadelerine takılmıştı. “Kör, sağır şarkı mı olur?” diyordu. “Ver bakayım” dedim.
Sözlere baktım, ölçüsünü saydım. Önceden yaptığım melodiyle bir araya getirdim, çaldım ve söyledim. Sanki daha önce bildiğimiz bir şarkı gibiydi. Sonrasında Oğuz Yılmaz’dan Müslüm Gürses’e kadar pek çok kişi seslendirdi. Okumayan kalmadı neredeyse. Ama şarkı eskimedi.
Bestecilikte ilhamın yerini nasıl tarif ediyorsunuz?
“İlham gelmiş, beste yapmış” deniyor ya, ben bunu tek başına yeterli bulmuyorum. İlham Bey, geleceği evi bilir. O gönül evinin de İlham Bey’i ağırlamaya hazır olması gerekir.
Hazırlık lazım. Çalışmak, araştırmak, kendini yetiştirmek lazım. İlham, anlaşılacağı yeri bilir. Benim ilham dediğim şeyin içinde yoğunlaşmak da var.
Anonim eserler üzerine yaptığınız çalışmalar da çok seviliyor. Sizce bir çalışmayı kalıcı kılan nedir?
Bir cümleyle anlatayım: Yalan uçar gider, hakikat kalır.
Yaşanmamış bir şeyi yaşanmış gibi anlatan şiirler kayboluyor. Çok ünlü biri de okusa bir süre sonra uçup gidiyor. Ama yüzlerce yıldır anlatılan hikâyeler neden hâlâ yaşıyor? Çünkü yaşanmışlar. Bir karşılıkları var.
Ben de yaşamadığım, kendimde karşılığını bulamadığım bir melodinin ya da sözün peşine düşmüyorum. Hakikate doğru gitmeye çalışıyorum. Onu bilgiyle birleştirdiğiniz zaman başka bir şey ortaya çıkıyor.
Sizin için araştırmak kadar müzik eğitimi de önemli. Kendi kendini yetiştirmiş biri olarak eğitime nasıl bakıyorsunuz?
Gençliğimizde, on yedi, on sekiz yaşlarındayken elimizde saz olduğu için bizi küçümseyen, elinde gitar taşıyan insanlar vardı. Sonra araştırdıkça müzikler arasındaki ortaklıkları, farklı isimlerle anlatılan yapıları öğreniyorsunuz. Bize öğretilen ya da anlatılan bazı şeyleri yeniden sorguluyorsunuz.
Ben müzik okuluna gitmedim ama herkes okusun, eğitim alsın isterim. Yalnız müziğin eğitimi başka türlü ele alınmalı. Çocuk küçük yaştan itibaren müziğin içinde yaşamalı. Yatılı müzik okulları olmalı mesela. Altı yaşında girsin, yirmi bir yaşında çok güçlü bir müzisyen olarak çıksın. Böyle bir eğitime inanıyorum.
Besteciliğin yanında müzik yönetmenliği ve aranjörlük de yapıyorsunuz. Bir albümün bütününü kurma isteği nereden geliyor?
Bende bir işi tam yapma isteği var. Biraz ailemden gelen bir özellik. Araştırma merakıyla, gönül meselesiyle birleşince müzikte de öyle oldu. Sadece saz çalmak bana yetmedi.
Çocukluğumdan itibaren çaldım. Yazlık sinema bahçelerinde, ardından İstanbul’daki gazinolarda çalıştım. O gazinoların bir kültürü, bir disiplini vardı. Ahmet Sezgin’e çaldığımız zaman ellerimizi uzatırdık, tırnaklarımıza bakardı. Sahneye çıkmanın, bir sanatçıya eşlik etmenin bir ciddiyeti vardı.
Çalışırken yalnızca kendi çaldığım bölümle ilgilenmiyordum. Müziğin bütününe bakıyordum. Bu da yapımcıların dikkatini çekti. 1983 yılında müzik yönetmenliğine başladım. Amatörlerle, çocuk sanatçılarla çalışarak devam ettim.
Zara’yla çalışmalarınız da onun çocukluk yıllarına uzanıyor…
Evet. O zaman Neşe Yılmaz’dı. Yanıma geldiğinde dokuz buçuk yaşındaydı. Çok yetenekli bir çocuktu. Birlikte uzun süre çalıştık, albümler yaptık.
Ben birlikte çalıştığım insanlarla müzikte aynı heyecanı paylaşmak istedim. Ama bunu her zaman sürdüremiyorsunuz. İki atın bir arabayı çekmesi gibi düşünün; ikisinin de birbirine denk olması, aynı yöne gitmesi gerekir. Biri başka tarafa yönelince araba devrilir.
Bu işlerde asıl amaç para olmamalı. Ben hep şunu söylerim: Para, kalitenin kölesidir. Siz yaptığınız işi iyi yapın, peşinizden gelir. Hangi işi yaptığınız da fark etmez.

Müslüm Gürses’le de çok sayıda albümde çalıştınız. Müzik yönetmeni olarak bir şarkıya nasıl yaklaşıyordunuz?
Müslüm Baba’yla on üç albüm yaptık. Bu çalışmalarda bestelediklerim de vardı, düzenlediklerim de.
Birisi bana şarkısını getirirdi. Enstrüman çalmayı bilmeyebilir, müzik bilgisi olmayabilirdi. Ama ben o şarkının içindeki nüveyi, özü görürdüm. Girişini, aralarını, bütün yapısını oluştururdum.
Bir dönem kendi adıma hiç beste yapmadım. Çünkü zaten beste yapıyordum. Besteleme arzumu, üzerinde çalıştığım başka bir arkadaşımın eserinde gideriyordum. O dönemde müzik yönetmenliğinin böyle bir tarafı vardı.
Aranjörlük kavramının yeterince doğru anlaşıldığını düşünüyor musunuz?
Bu konuda hâlâ bir tanım sorunu olduğunu düşünüyorum. Orhan Gencebay’la, rahmetli Halil Karaduman’la ve başka ustalarımızla da konuştuk.
Bir toplantıda şöyle bir örnek verdim: Stüdyodayız, Zeki Müren’e canlı kayıtta eşlik edeceğiz. Şarkıların notalarını yazmışım, tonlarını, nasıl ilerleyeceklerini belirlemişim. On müzisyen çalmış, kayıt bitmiş. “Bu çalışmanın aranjörü kim?” diye sordum. “Sensin” dediler.
Nota rotadır. Eserin gidişini, gelişini, inişini, çıkışını, partisyonlarını, duygusunu yazıyorsunuz. O müziğin nasıl hayata geçeceğini belirliyorsunuz.
Sonra bilgisayar programlarını kullanan herkese aranjör denmeye başlandı. Oysa yalnızca programı kullanmakla müziğin bütününü kurmak aynı şey değil. Benim itirazım bu emeğin ve sorumluluğun yeterince ayırt edilmemesine.
Bilgisayar kullanımının müzik üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ekonomik bir tarafı var. Bas gitar, ritim gitar, klavye, davul… Bunların her biri için iyi bir müzisyen çağırmanın bir maliyeti bulunuyor. Bilgisayarla o maliyet düşürülmeye çalışılıyor.
Ama icracının dokunuşu başka bir şey. Parmak değiştikçe çıkan ses, ifade değişir. Elde bir keramet var. Kalemle çizdiğiniz bir çizgide nasıl size ait bir şey varsa müzisyenin çaldığı seste de var. Ben o insan dokunuşunu önemsiyorum.
Aranjörlük emeğinin karşılığı konusunda da itirazlarınız var. Sizi en çok zorlayan nedir?
Ben artık yetmiş yaşındayım. Otuzla kırk yaşım arasına dönüp o yılları yeniden yaşama şansım yok. En önemli çalışmalarımın çoğunu o dönemde yaptım.
Sonradan getirilen izin uygulamalarının geçmişte yaptığımız düzenlemeler bakımından sorun yarattığını düşünüyorum. İzin istenmesine karşı değilim. Ama yıllar önce yapılmış çalışmaların emeği de gözetilmeli.
Bir sanatçıyla çalışmışsınız, yaptığınız düzenlemeyi dinlemiş, beğenmiş, size sarılıp teşekkür etmiş. Sonra o insan vefat etmiş. Yıllar sonra aynı çalışma için mirasçılarına gidip durumu yeniden anlatmak zorunda kalıyorsunuz. Bu benim için hem mesleki hem insani açıdan zor.
Eserlerin yeniden yorumlanması ve mirasçıların yaklaşımı konusunda nasıl bir denge kurulmasını istersiniz?
Ben kendi aileme de söylüyorum: Benden geriye birkaç eser kalırsa kibir yapmayın. İnsanların onları söylemesine, yaşatmasına imkân verin.
Elbette eser sahibi de mirasçısı da kazansın. Buna itirazım yok. Ama istenen bedeller yüzünden eser hiç söylenemiyorsa, yeniden yorumlanamıyorsa orada düşünmemiz gereken bir mesele var.
Bir süre sonra “Bu eser neden telif getirmiyor?” deniyor. Eser dolaşımda değilse nasıl getirsin? Ben eserlerin yaşamasını istiyorum. Hakların korunmasıyla eserlerin söylenebilmesi arasında bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorum.
MESAM’daki çalışmalarınız ve telif alanındaki deneyiminiz üzerinden bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
MESAM’da farklı dönemlerde görev aldım. Teknik kurulda üyelik ve başkanlık yaptım. Dolayısıyla bu konuları hem üretici olarak hem kurumun içinde bulunmuş biri olarak yaşadım.
Telif sisteminin iyi işlemesi çok önemli. Eser kullanıldığında karşılığı düzenli biçimde gelirse insanların yaklaşımı da değişir. Eserinin daha çok söylenmesini, daha çok kullanılmasını ister.
Recep Ergül’ü bu konuda kutluyorum. Bu iş için gönülden çalıştığını görüyorum. Söylediklerim bir iltifat olsun diye değil; geçmişi de yaşamış biri olarak aradaki farkı gördüğüm için. Emeğin karşılığının alınması için gösterilen çabayı önemsiyorum.
“Hangimiz Sevmedik”in farklı türlerde yorumlanmasını nasıl karşılıyorsunuz?
Çok farklı insanlar, kendi müzik anlayışlarıyla söylüyorlar. Birisi kendi yöresinin tavrıyla yorumluyor, birisi rock olarak söylüyor. Ben kızmıyorum, engellemiyorum. Öyle bir yaklaşım istemiyorum.
Zaten o melodiyi yaparken farklı coğrafyalardan insanların da kavrayabileceği bir şey aramıştım. Daha sonra şarkının İspanyolca söylenmesini istedim. İspanyolcanın tınısını çok seviyorum.
Bir çevirmen arkadaşımız sözleri çevirdi. Ardından Şükriye Tutkun’la çalıştık. Yaklaşık bir yıl uğraştık; kelimeleri melodiye yerleştirdik, sorduk, araştırdık. Bir dili bilmeseniz bile kelimenin yanlış yerden bölündüğünü, melodide bir şeyin oturmadığını hissedebiliyorsunuz. Bunun üzerinde çok durduk.
Bu çalışma sizi Küba’ya nasıl götürdü?
Şükriye’yle bir konserdeydik. Konserden sonra bir beyefendi yanıma gelip sarıldı, teşekkür etti. Yapmak istediğimiz projeye destek olabileceğini söyledi. Böyle bir destek de çıkınca çalışmayı ilerlettik.
Önce ben gittim. Müzisyenleri, stüdyoyu ayarladım. İngilizceme güveniyordum ama bir de müziğin dili var. O dil sayesinde de anlaşıyorsunuz.
Küba’daki kayıt sürecinde sizi en çok ne etkiledi?
Günlük hayatta ciddi yokluklar gördüm. Buna karşılık girdiğim kayıt stüdyosu beni çok etkiledi. Yüksek tavanlı, geniş, farklı bölümleri olan bir yerdi. Çok değerli piyanolar, çeşit çeşit mikrofonlar vardı. Dışarıdaki imkânlarla stüdyonun imkânları arasındaki fark şaşırtıcıydı. Müziğe verilen değeri orada gördüm.
Müzisyenlerin çalışma biçimi de beni etkiledi. Kapris yapmadan çalıştılar. Dört gün boyunca birlikte kayıt yaptık. Haklarının üzerinde bir ödeme yapmak istediğimizde kabul ettirmek için uğraştık. O tavrı unutamam.
Kayıtlardan aklınızda kalan bir anıyı paylaşır mısınız?
Bir gece geç saate kadar çalışmıştık, yemek bulamadık. Şükriye Hanım benden sonra geleceği için önceden arayıp yanında yiyecek getirmesini istemiştim. Kaldığımız evde peynir, reçel, ekmek vardı. Onları getirttik, gece yarısı hep birlikte sandviç yedik.
Ben kırk yılı aşkın süredir stüdyolarda çalışıyorum. Çok farklı taleplerle, beklentilerle karşılaştım. Orada ise o şartlarda müziğe yoğunlaşan insanları gördüm. Beni etkileyen de buydu: İşlerine gösterdikleri özen ve birlikte çalışma istekleri.
Amerika’da müziğinizle ödül aldınız. Tebrik ederiz. Bu çalışma nasıl ortaya çıktı?
Teşekkür ederim. O işi de severek yaptım. İlhan Şeşen aracılığıyla Adnan Memiş Bey’le tanıştık. Büyük bir oya koleksiyonu vardı. Bu işe nasıl merak sardığını anlattı. Bir gün Mercan tarafında gezerken mağazalardaki el işlerini görmüş, hayran kalmış. O gece uyuyamamış, ertesi gün gidip mağazayı satın almış. Sonrasında da toplamaya devam etmiş.
Koleksiyonu görünce çok etkilendim. Koliler dolusu oya düşünün. Her birinin içinde yüzlerce, binlerce el işi var. “Elmas madeni bulsan bu kadar değerli olmaz” dedim. Çünkü bir daha yapılmıyor. Hepimiz kendi ailemize bakalım. Teyzelerimizin torunlarından kaçı bugün oya işliyor?
Benden hem sergide kullanılacak hem de hazırlanan belgesele eşlik edecek, yirmi iki, yirmi beş dakika kadar bir müzik istediler.
Böyle bir koleksiyon için müzik yazarken neyi düşündünüz?
Kendimi sergiyi gezen bir yabancının yerine koydum. İçeri giriyorum, oyalara bakıyorum, arkadan müzik geliyor. Ama müziğin oyanın önüne geçmemesi lazım. Dikkatimi dağıtmamalı. Duyduğum sesler beni baktığım şeyin içine çekmeli.
Kâğıdı kalemi aldım, yazmaya başladım. Üç dört saatte yazdım. Yanımda uzun yıllardır birlikte çalıştığım bağlamacı bir kardeşim vardı. Bir enstrüman kullanmadan yazmama şaşırdı. Ben düşündüklerimi sese çeviriyorum.
Sonra müziği İstanbul’da çaldırdık, kayıtları yaptık. Çalışma tamamlandı. Benim için iş bitmişti.
Ödül haberini nasıl aldınız?
Aradan yıllar geçti. Bir gün Adnan Bey’den mesaj geldi. Belgesel, Amerika’daki bir festivalde yedi dalda ödül almış. Biri de müzik ödülüymüş. Haberi alınca hoşuma gitti. Severek yaptığım bir çalışmaydı.
Söyleşimizin sonunda Ali Osman Erbaşı’ya bizimle paylaştığı anılar ve samimi sohbeti için teşekkür ediyoruz.