Şehir hayatının telaşını, yalnızlığı, ilişkileri ve gündelik yaşamın küçük ayrıntılarını kendine özgü bir anlatımla şarkılarına taşıyan İkiye On Kala, MESAM Vizyon’un konuğu oldu. Uğur Uras Ustaoğlu ile “İkiye On Kala” isminin yıllar içinde değişen anlamından bağımsız müzisyen olmaya, şarkı yazarlığından İstanbul’un müziğindeki yerine kadar uzanan samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.
İlk şarkılarını ev kayıtlarıyla dinleyiciyle buluşturan ve zaman içerisinde kendine özgü anlatım diliyle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan İkiye On Kala, müziğinde büyük cümlelerden çok hayatın içinden küçük ama güçlü ayrıntıların peşinden gidiyor. Kimi zaman İstanbul sokakları, kimi zaman bir ilişkinin kırılma anı, kimi zaman da trafikte karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir kedi onun şarkı dünyasının parçasına dönüşebiliyor.
İkiye On Kala’nın ardındaki isim Uğur Uras Ustaoğlu ile müziğinin dönüşümünü, yaratım sürecini, bağımsız sanatçılığın kendisine açtığı yolları ve değişen müzik dünyasını konuştuk.

Öncelikle merhabalar. Röportaj davetiniz için teşekkür ederim. Çok güzel bir soru, bunun için de ayrıca teşekkür ederim.
Evet, İkiye On Kala’nın benim için çok kişisel bir anlamı var. Geçmişe baktığımda bu isim; umutsuzluğuma, çaresizliğime ve karanlığıma verdiğim bir isimdi. Artık ise İkiye On Kala benim için umudu, sevgiyi ve şafağı temsil ediyor. Şarkılarımın anlattıkları da zaman içerisinde bu yönde değişiyor.
Artık nereye doğru gittiğimi, kim olduğumu ve kim olmadığımı; benim için neyin “evet”, neyin “hayır” olduğunu çok daha iyi biliyorum. Sanırım söyleyebileceğim en büyük fark bu.
Yaşamı izlemeyi çok seviyorum. Konuşurken insanları, şehri, bir kedinin trafikte yolun karşısına geçme mücadelesini, insanların jestlerini ve mimiklerini izlemeyi seviyorum. Bir de elbette kendimi…
Bu tür ifadelerin nasıl ortaya çıktığını ben de açıkçası bilmiyorum. Sanırım anlatmak istediğim bir duygunun kısaltması gibi zihnimde beliriyorlar. Genellikle anlatmak istediğim hikâyenin konu başlığına dönüştükleri için şarkının ismi de oluyorlar.

Bu çok değişken bir durum ama seçim yapmam gerekirse son cümle daha zor diyebilirim. Anlatıyı doğru bir yerde ve doğru bir biçimde sonlandırmak daha fazla düşünsel mesai gerektiriyor gibi geliyor.
Evet, bunu özellikle korumaya çalışıyorum. Bunu nasıl yaptığımı tam olarak bilmiyorum; özellikle uyguladığım belirli bir yöntem de yok sanırım. Ama böyle bir çabam olduğunu biliyorum.
Bir sanat eseri ya da başyapıt ortaya çıkarmaya çalışmaktan çok, etkileyici ve sıcak bir mektup yazmaya çalışırım hep.
Aslında bu sorunun cevabını uzun zaman sonra İstanbul dışında yazdığım ve 18 Eylül’de yayımlanacak olan “Canımın İçi” şarkısıyla verebilirim.
Şaka bir yana, sanırım şarkılarım daha romantik olurdu. İstanbul bana romantizmin yanında bazı sosyolojik acıları da hissettiriyordu. Ben de bunları aşk hikâyelerimin içerisine ekliyordum.
Gerçeğin ve samimiyetin her zaman bir karşılığı olduğunu düşünürdüm. Bununla birlikte bu inancım daha da pekişti.
Bu duyguda her zaman kalabilmek çok zor ama aynı zamanda çok değerli ve nadir bir yer.
Benim için anlamı değişen bir şarkı olmadı sanırım. Ama zaman içerisinde, söylediğiniz gibi, insanların şarkılarla ne kadar farklı bağlar kurabildiğini öğrendim ve onların hikâyelerini dinledim. Bu benim için çok kıymetli.
Aslında orası biraz karışık. İkiye On Kala solo bir proje olarak ortaya çıktı. İlk 11 şarkımı tek başıma hazırlayıp paylaştım. Sonrasında birkaç yıllık bir grup süreci oldu ve ardından yeniden başladığım gibi, şarkılarımı tek başıma kurgulamaya başladım.
Grup döneminde diğer arkadaşlarla ortaya çıkan sinerji müzikaliteyi ve heyecanı yükseltiyordu. Bu çok güzel bir şeydi. Fakat yalnız üretmek, beni ve anlatmak istediklerimi yansıtması bakımından daha gerçek geliyor.
Buna “zorluk” diyebilir miyim bilmiyorum ama en önemli konulardan biri kariyer yönetimi. Bir anlamda mum ışığında yolunuzu arıyorsunuz ve bu da zaman zaman istemediğiniz birçok durumla karşılaşmanız anlamına geliyor.
Fakat bunun gerçekten kötü bir şey olup olmadığından emin değilim. Çünkü bugün geldiğim noktada, bağımsız müzisyen olmanın zorlukları olarak gördüğüm hemen her şey bana başka şeyler öğretti ve yeni yollar açtı.
Bu nedenle “Bağımsız müzisyen olmanın birtakım zorlukları vardır.” demekten çok, “Bağımsız müzisyenlik bambaşka ve kendine özgü bir yoldur.” demeyi tercih ederim.
“Bu şarkı dinlensin.” düşüncesiyle yazdığım şarkılarım oldu fakat hiçbir zaman beklediğim karşılığı alamadılar. Dönüp baktığımda o şarkıların beni duygusal olarak da tatmin etmediğini görüyorum.
Genellikle kafamdaki “güzel”in peşine çıkıyorum. Zihnimde oluşan o toz bulutunun içinde, “Güzel olan nedir, şu anda beni etkileyen şey nedir?” diye kendime soruyorum.
Hayır, kesinlikle edebî olmak zorunda değil. Çok basit bir cümle de güçlü bir şarkının merkezine dönüşebilir. Fakat sözlerin o cümleye nasıl ulaştığı ve öncesinde neler anlattığı bence çok önemli.
Tabii, sürekli bir değişim içerisinde oldu ve hâlâ da değişiyor. İlk yıllarım en disiplinsiz olduğum dönemlerdi. Sonrasında giderek artan bir düzen ve disiplin süreci gelişti. Ancak bir süre sonra onun da bana çok doğru gelmediğini fark ettim.
Bugün ise belli bir çerçevesi olan fakat o çerçevenin içerisinde daha öngörülemez hareket edebildiğim ve üzerine daha fazla düşündüğüm bir üretim sürecim var.
Evet. Her şey gibi şarkılar da yeni formlara giriyor ve bunun doğal olduğunu düşünüyorum. Şarkının süresi, kullanılan enstrümanlar ya da aranje yaklaşımları her zaman değişebilir. Bunların değişmesi bana göre şarkıların değerinden bir şey eksiltmiyor.
Ancak döneme uyum sağlamaya çalışırken şarkıların duygusal derinliğinden feragat edilmesi ve daha da önemlisi bunun dinleyicide karşılık bulması bana hüzünlü geliyor. Çünkü bunun ne yazık ki çok fazla şeyle bağlantısı var.
MESAM’a hizmetleri ve müziğe sunduğu katkılar dolayısıyla teşekkür ediyorum.
Selamlar, sevgiler…
Röportaj: Ali Can Tiryaki