Müzikle tanışması için özel bir güne ihtiyacı olmadı. Çünkü Gülay Sezer zaten müziğin içine doğdu. Çocuk yaşta babasıyla sahneye çıktı, bir dönem müzikten uzaklaştı, başka bir meslek seçti. Sonra hayat onu yeniden başladığı yere getirdi. ‘Cesaretin Var mı?’ milyonların diline dolandı, Damlalar yıllarca ekranlarda kaldı, ‘Sarı Gelin’ ise onun hayatında bir türkünün çok ötesine geçti. Gülay Sezer ile çocukluğunu, babası Eyüp Ercan Sezer’i, sahneyi, türküleri ve bugün üzerinde çalıştığı yeni projeleri konuştuk.

Müzisyen bir evde doğdum. Kendimi bildim bileli müziğin içindeydim. Babamın arkadaşları evimize gelir, birlikte müzik yaparlardı. Ben de onları hayranlıkla dinlerdim.
Babamla sahne paylaştığım zamanlar oldu. Daha okula bile başlamamışken onun çaldığı yerlerde çıkıp şarkı söylerdim. Fakat babam aynı zamanda çok prensipli ve disiplinli bir insandı. Allah rahmet eylesin. Geceleri uykudan kaldırıp ‘Hadi, eser geçiyoruz’ dediği zamanlar olurdu. O yaşta tabii bu disiplin insana çok keyifli gelmiyor. Hatta bir dönem beni müzikten biraz uzaklaştırdı.
İlkokulu bitirdiğimde konservatuvar imkânım da vardı ama istemedim. “Ne müziği?” dediğim bir dönemdi. Sonrasında yıllar geçti ve müzik beni yeniden buldu. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde kompozisyon eğitimi aldım. Yani ne kadar kaçmaya çalışırsanız çalışın, kulağınızda ve ruhunuzda kalan şey sizi bir şekilde yeniden yakalıyor.
O yıllarda arabesk çok güçlü bir dönem yaşıyordu. Ben de o furyanın içinde bir çalışma yaptım. Bugün geriye dönüp baktığımda albümün içinde güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. Şimdi söylesem elbette çok daha farklı yorumlardım. Çünkü çok gençsiniz, sesiniz henüz oturmamış, kendinizi de tam olarak tanımıyorsunuz.
Açıkçası o dönem beni müzikten biraz soğuttu. 1995’e kadar da profesyonel anlamda müzikle pek ilgilenmedim.
Hiç düşünmedim. Aklımın ucundan bile geçmezdi. Zaten çok göz önünde olmayı seven biri değilim. Beni yakından tanıyanlar bunu bilir.
Çocukluğumuz radyoyla geçti. Sabah uyandığımızda radyo açılırdı. Türk sanat müziği, Türk halk müziği dinlerdik. Bir taraftan da ailemin etkisiyle farklı müziklere karşı kulağım açıldı. Klasik Batı müziği eğitimi aldım, caz ve farklı müzik disiplinleriyle çalıştım. Bugün dönüp baktığımda bunun yorumculuğuma çok büyük katkısı olduğunu görüyorum.
“Keşke bu keyfi daha erken fark etseydin ve konservatuvarla başlasaydın” derdim.
Üniversiteye 29 yaşında girdim. Kızım kolejde okurken ben de üniversitede okuyordum. Üstelik kariyerimin en yoğun ve verimli dönemlerinden biriydi. Zor oldu.
Ben idealleri uğruna bazı şeyleri elinin tersiyle itebilen biriyim. Ama bugün düşündüğümde, madem sonunda yine müziğin içinde olacaktım, keşke eğitimime daha erken başlasaydım diyorum.
Evet. 1995’te müziğe yeniden başladığım dönemde kendi laboratuvarımı iki arkadaşımla birlikte işletiyordum. Daha sonra özel teknisyen olarak da çalıştım.
Müzik tekrar hayatıma girdikten sonra uzun süre iki işi birlikte yürüttüm. Fakat televizyon programı, sahne çalışmaları ve çekimler devreye girince artık yetişmek mümkün olmadı. Haftada iki gece sahneye çıkıyor, bir taraftan muayenehane işlerini sürdürüyor, bir taraftan da arka arkaya televizyon çekimleri yapıyorduk.
Sonunda diş teknisyenliğini bırakmak zorunda kaldım. Çok sevdiğim bir meslekti ama hayat beni başka bir yere götürdü.
Kesinlikle hayır. Hatta şarkının hikâyesi biraz komiktir.
Albümü neredeyse tamamlamıştık. Derya Köroğlu ile “Şöyle albümü alıp götürecek bir şarkı olsa ne güzel olur” diye konuşuyorduk. Bir gün laboratuvardan eve geldim. Elektrikler kesikti, mumları yaktım. Bir anda sanki zaten bildiğim bir şarkıyı söylüyormuşum gibi mırıldanmaya başladım:
“Cesaretin var mı aşka…”
Çok eğlenerek yaptığım bir şarkıydı. Hatta albüme koymayı bile düşünmüyordum. Derya’ya şaka gibi söyledim. Şarkıyı dinlerken gözlerinin dolduğunu görünce çok şaşırdım. ‘Galiba ben müzikten anlamıyorum insanların seveceği şeyi ben sevmiyorum’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Gerçekten şarkının bu kadar sevileceğini hiç tahmin etmedim.
Gözlemlediğim bir çift vardı. Yaşadıkları ilişkiyi düşünürken, “Böyle bir aşka cesaret edilir mi, edilmez mi?” diye kendi kendime sorguladığım bir dönemdi. Şarkı biraz bunun üzerine çıktı.
Sonradan fark ettim ki insanların hayatında ne kadar çok karşılıksız ya da platonik aşk varmış. Belki de herkes şarkıda kendisinden bir şey bulduğu için bu kadar büyüdü.

Benim için ‘Sarı Gelin’in çok ayrı bir hikayesi var.
Yıllar önce bir rüya gördüm. Rüyamda ‘Sarı Gelin’i söyleyerek bir sınavdan geçmem gerekiyordu ama türkünün sözlerini bilmiyordum. Birisi gelip omzuma dokunuyor, sözleri bana veriyor ve ben türküyü okuyarak o sınavdan geçiyordum. Çok etkileyici bir rüyaydı.
Sonrasında türkünün sözlerini araştırmaya başladım.
Bir gün sahnede “Sarı Gelin”i söylerken Zafer Gündoğdu içeri girdi. O dönem benim türkü söylediğimi sahneye gelen insanlar dışında pek kimse bilmiyordu. Beni TRT’deki programına davet etti ve orada “Sarı Gelin”i söyledim. İnsanlar benim türkü söylediğimi ilk defa o programla duydu.
Daha sonra Damlalar programı teklifi geldi. İlk konuğum Arif Sağ’dı ve programın açılışında yine ‘Sarı Gelin’i söylemem istendi. Hatta bir ara programın adının bile ‘Sarı Gelin’ olması konuşuldu. Sonra ben Damlalar ismini tercih ettim.
Benim hayatımın kodu gibi, şifresi gibi. Yolumu açan türkülerden biri.
Bir de sonradan öğrendiğim çok enteresan bir ayrıntı var. “Sarı Gelin”in hikâyesindeki kadının adının Gülo olduğunu öğrendim. Beni yakından tanıyanların neredeyse hiçbiri bana Gülay demez herkes “Gülo” der.
Böyle şeylerle karşılaşınca insan gerçekten etkileniyor.
Çok güzel bir ekibimiz vardı. Bazen arka arkaya üç program çekerdik, sabahlara kadar çalışırdık ama kimse ‘Of’ demezdi.
Türkülerin öyle güçlü bir duygusu var ki zaman zaman gelen konukla beraber bütün ekip ağlardık. Çekime ara verdiğimiz olurdu. Hep beraber ağlar, sonra devam ederdik.
Ben biraz o kasvet duygusunu da seven biriyim. Türkünün içinde acı da var, hüzün de var ama o hüznün içinde başka bir güzellik bulunuyor.
Ben hiçbirini birbirinden ayırmıyorum.
Sonuçta ben bir yorumcuyum. Bir oyuncuya farklı bir rol verildiğinde nasıl o rolü çalışıp oynaması gerekiyorsa, gerçek bir yorumcunun da farklı müzik türlerini çalışarak yorumlayabilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ama burada “çalışmak” çok önemli. Birilerini taklit etmekten söz etmiyorum. Her müziğin tavrını, duygusunu, dilini öğrenmeniz gerekiyor.
Çünkü sadece doğru notaya basmak yetmiyor. Bir arka plan gerekiyor. O kültürden bir şeyler yaşamış olmanız gerekiyor.
Ben bu anlamda şanslıydım. Babam Eyüp Ercan Sezer çok kıymetli bir bağlama virtüözüydü. Neşet Ertaş’ları, Hacı Taşan’ları, Çekiç Ali’leri, Muharrem Ertaş’ları, Anadolu’nun farklı bölgelerindeki müzikleri babamdan ve onun müzisyen arkadaşlarından dinleyerek büyüdüm.
Eskiden bir türkünün üzerinde aylarca, bazen bir yıl çalışılırdı. Tavrına, hançeresine, duygusuna dikkat edilirdi. Şimdi her şey çok hızlı tüketiliyor. Bir türkü duyuluyor ve hemen söyleniyor. Oysa türkünün içine girmek, onun kültürünü anlamak gerekiyor.
Usta-çırak ilişkisi burada çok önemli.
Onun beğenisini kazanmak kolay değildi. Hep “Olmuyor” derdi. Sanırım babalar çocuklarının mükemmel olmasını istiyor.
Ama mükemmel insan yok. Sonuçta hepimiz öğrenmeye devam ediyoruz.
Aslında film ve dizi müziklerinin tamamını besteleyen kişi ben değildim çoğunlukla söz yazarı ve yorumcu tarafında yer aldım.
İstanbul Kanatlarımın Altında benim için çok özel bir çalışma. Filmin müziklerinden birine söz yazmam istendiğinde filmi henüz izlememiştim ve ertesi gün stüdyoya girmemiz gerekiyordu.
Müziği dinlediğimde bana anlatmak istediği duyguyu çok net hissettim. Ben de o duygunun sözünü yazdım.
Bence müzik zaten size bir şey anlatıyor. Yabancı bir şarkının sözlerini anlamasanız bile bazen çok etkilenirsiniz. Çünkü melodi size orada aşk mı var, acı mı var, neşe mi var söylüyor.
Önce melodi geliyor. Melodinin size hissettirdiğini doğru sözlerle bir araya getirdiğinizde ortaya çok güzel bir bütün çıkıyor.
Evet, enteresan biçimde İstanbul temalı işler bana sık geliyor ve bana da şans getiriyor.
Hamam filminde “İstanbul Uyurken” temasını seslendirdim. Başka film ve dizilerde de söz yazarı ya da yorumcu olarak yer aldım. Sinemada müziğin görüntüyle birleşmesi bana her zaman çok etkileyici gelmiştir.
O kadar çok düet yaptım ki bazen kendime şakayla karışık “Düet teyze” diyorum.
Kimseyi kıramadığım için gelen teklifleri de kolay kolay geri çeviremiyorum.
Ama beni çok etkileyen çalışmalar oldu. Bazı düetlerin kayıt anları, birlikte çalıştığınız insanların hikâyeleri zaman geçtikçe daha da kıymetli hale geliyor. Sonuçta şarkılar kalıyor, kayıtlar kalıyor ve insanlara ait hatıralar o eserlerin içinde yaşamaya devam ediyor.
Çok farklı projeler var. Hatta bazıları dinleyici için biraz ters köşe olabilir.
90’lı yıllardan arkadaşlarımla, alternatif müziğe ve farklı sound’lara dokunan beş şarkılık bir proje hazırlıyoruz. Ben alternatif işleri de, elektronik ve deep house tarafını da severim. Şarkılar hazır, aranjeler devam ediyor. Projenin ismini bulmaya çalışıyoruz.
Bunun yanında Gülten Kaya ile yapılan görüşmeler sonucunda bir Ahmet Kaya projesi gündemde.
Rahmetli babamın bestelerinden oluşan bir vefa albümü yapmak istiyorum. Kendi bestelerimden oluşan başka bir çalışma ve bir türkü projesi de planlarım arasında.
Ömrüm ve imkânlarım el verdiği sürece bunların hepsini gerçekleştirmeye çalışacağım.
Evet, Şarkısını Söyleyen Kadın benim için çok özel bir proje oldu. Ben genellikle ruhuma dokunan, duygusunu paylaşabildiğim şarkıları seçiyorum. Dinleyenlerin de o duyguyu benimle paylaşması beni mutlu ediyor.
Bir taraftan çağın dışında kalmamak gerekiyor ama bir taraftan da gerçekten sevdiğim, bana dokunan şarkıları aralara yerleştirmeyi seviyorum.
Yakında yeni düetler de gelecek.
Bir başka hayalim de yalnızca benim bestelerimin sanatçı arkadaşlarım tarafından seslendirildiği bir proje. Onun adını da şimdilik “Gülaydın” olarak düşünüyorum. Ben belki yalnızca bir eserde yer alacağım esas olarak bestelerimin başka yorumcuların seslerinde hayat bulduğu bir çalışma olmasını istiyorum.
Davetiniz için çok teşekkür ediyorum. Burada sizlerle sohbet etmek, aynı duyguları paylaşmak çok keyifliydi. Sanırım birçok ortak noktada da buluşuyoruz.
Umarım yeni projelerde, yeni sohbetlerde tekrar bir araya geliriz.
Herkese sevgiler.
Röportaj: Ali Can Tiryaki