Yazan: Baba Bihar
Siirt’in Kurtalan ilçesine bağlı Tütün köyünde dünyaya gelen bir kız çocuğun sesinin, yıllar sonra milyonlarca insanın kalbine değeceğini kimse bilmiyordu, o köyün sabah sisleri meşhurdu. Sis dediğin şey yalnızca nem değildir; hatıradır. Dağların arasından ağır ağır inen o beyaz perde, sabahları evlerin damına, kapı eşiklerine, avludaki taşlara sinerdi. O sisin altında toprağın kokusu vardı — yağmurdan sonra keskinleşen, güneş vurdukça ağırlaşan, akşamüstü gölgeler uzadığında yumuşayan koku. Çocuk dediğin şey çoğu zaman bu kokuyla büyür; bir gün başka şehirlere gitse bile o koku içinden çıkmaz. Rojda’nın sesi işte önce o kokunun içinde şekillendi. Henüz adı yokken, henüz sahnesi yokken, henüz kimse onu dinlemiyorken bile o ses bir yerlerde vardı; o köy evinin her köşesinde dolaşan bir nefes, bir ninninin kıvrımında saklanan titreşim, bir kapı kapanırken içeride kalan yankı gibi.
Tütün köyü yalnız bir köy değil; bir başlangıç cümlesidir. İnsanın doğduğu yer çoğu zaman haritada küçük bir nokta olarak kalır, Rojda gibiler ise o noktayı bir roman kadar genişletir. Onun köyünde sabah çok erken başlardı. Horoz sesleri, koyun-kuzu meleyişleri, tandırdan yükselen duman… Güneş, dağların arkasından ağır ağır yükselirken; ışık huzmeleri toprağın üstüne serilirdi. Çocuk Rojda, bu ışığın içinde yürürdü. Coğrafyanın içine gömülmüş, toprağın altına saklanmış kırık dökük kasetlerdeki ezgiler, Rojda ile büyüdü, büyüdükçe bir mucizeye dönüştü. Kelimelerden önce melodiler, susturulmuş dillerden dökülen ağıtlar… O yıllarda hikâyeler kitaplara yazılmazdı. Hikâye, insanın sesindeydi. Bir kadın tandır başında hamur yoğururken mırıldanır; o ezgi gün boyunca evin köyün içinde dolaşırdı. Akşamüstü yaşlı bir adam tarihten bir anıyı anlatmaya başlar; kelimeler isle karışarak şarkıya dönüşürdü. Düğünlerde yükselen davul zurna, sadece halaya ve coşkuya değil, gelinin ve de babasının gözyaşlarına da eşlik ederdi. Hepsinin birbirine karıştığı bu yerde büyüyen Rojda, farkında olmadan şunu öğrendi: Ses yalnız duyulmaz, taşınır. Taşınan ses ise bir gün birine dönüşür. Rojda’nın sesinde yıllar sonra duyulacak olan o tanıdık sızı, o köyün meydanında dolaşan hayatın ezgilerinden gelecekti.
İstanbul’a ilk geliş
Bir gün ilkokul sıraları bitti. Çocukluk dediğimiz şey birden bitmez; yavaşça geri çekilir. Fakat bazı anlar vardır ki çocukluğun sonuna işaret eder. 1991 yılı, Rojda için o anlardan biriydi. Köyden, çocukluğundan, hatıralarından, geçmişinden taşınacaktı. İstanbul’a taşınmak demek yalnız bir şehir değiştirmek değildi; bir sesin sınanmasıydı. Köyde rüzgârın içine karışan ses, şehirde kalabalığın içine karışacaktı. Şehrin kalabalığı hiç rüzgâra benzemiyordu. Rüzgâr savuruyor ama temizliyordu; kalabalık savuruyor, sağa sola çarpıyor, bir de üstüne yaralı bırakıyordu insanı. İstanbul’a gidiş, bir ufkun açılması kadar bir kökün sınanmasıydı. Şehir insanı büyütür, büyütürken de ezerdi. Şehirde ilk onu çarpan kalabalıklar oldu. Sesler üst üsteydi. Uzun uzun dinliyordu bu uğultuyu, ama hiçbir şey anlamıyordu. Kimse kimseyi dinlemiyor, insanlar, arabalar ve şehrin gürültüsü bir kaosa dönüşüyordu. Rojda’nın sesi sessizliği aradı durdu. Çünkü o ses köyün sessizliğini tanıyordu. Sessizliği tanıyan bir sesin bağırmaya ihtiyacı yoktu, şehirde ise tam tersi bağırmak gerekiyordu, en çok bağıran en tepeye çıkabiliyordu. Bu yüzden sessiz bir köşe aradı, uzun sürdü arayışı.

Bedeni gelmişti, ama sesi ve ruhu köyde kalmıştı. Eski bavullara eşyaları, elbiseleri sığmış, fakat hafızası, benliği köyde kalmıştı. Toprağı kekremsi tadı, ağaçların gölgesi, çiçeklerin kokusu, kuşların cıvıltısı hiçbir bavula sığmazdı. O yüzden göç eden insanların sadece bedenleri taşınırdı, ruhları geride kalır, bir gün bedenle buluşmayı beklerdi. Rojda, bavula sığmayan her şeyi sesine sığdırmıştı, dağları haykırmak istiyordu bu yüzden, şelaleleri haykırmak istiyordu. İstanbul’un gürültüsü içinde yürürken köyün sessizliği onun yüreğinden taşıyordu. Acele etmedi. Koşmadı. Yürüdü. Yürürken de dinledi. Çünkü dinlemeyi bilen o ses, günü geldiğinde, konuştuğunda kalıcı olacaktı.
İstanbul’a ilk geliş, çoğu insan için korktuğu bir kalabalığa karışma anıdır; Rojda içinse kalabalığın içinde kaybolmamayı öğrenme zamanıydı. Şehir, köyden farklı olarak insana sürekli bir şey söylüyordu. Sokaklar konuşuyor, vapurlar düdük çalıyor, otobüsler homurdanıyor, insanlar acele ediyordu. Köyde öğrendiği o sessizlik bilgisi, İstanbul’un gürültüsü içinde ona görünmeyen bir kalkan olmuştu. Gürültü ona çarpmış ama içini dolduramamıştı. Göç eden insanın ilk kaybı çoğu zaman yön duygusu oluyor. Birbirine benzer sayısız caddenin, sokağın, binanın olduğu bu yerde gökyüzü eksikti. Şehirde yürüyen insan, yürüdüğü yerleri değil, yürürken hissettiklerini hatırlar. Rojda da İstanbul sokaklarında yürürken önce şaşırdı, sonra alıştı, ardından şunu fark etti: Şehir büyüktü ama insanın içindeki boşluk daha büyüktü. O boşluğu mutlaka bir şeyle doldurması gerekiyordu. İşte tam o noktada müzik yetişti imdadına. O koca dolduran şey müzik oldu. Çünkü müzik, insanın içine sığan en geniş mekândı. Bir şarkı, bir odanın içine bir dağ sığdırabilirdi. Bir ezgi, bir insanın kalbine bir köyü geri getirebiliyordu. Ağabeyi Çiya ile yerel müzik gruplarında şarkılar söylemeye başladığında, bu onun için sadece bir uğraş değil; bir yön bulma çabası olacaktı. İki kardeşin yan yana durması, yalnız aile bağının değil, hatıranın da sürmesi demekti. Çünkü göç eden insanın en büyük korkusu unutmak değildi; yalnız kalmaktı. Birlikte şarkı söylemek, yalnızlığı dağıtıyor, sesler birleştiğinde insan kendi nefesini daha güçlü hissediyordu. Rojda’nın sesi o yıllarda tek başına bir çizgi değil, bir örgü hâlindeydi. Her nota bir başka notaya tutunuyordu.

Kome Gulên Xerzan
1990’ların başı, onun için bir öğrenme dönemiydi. Öğrenmek yalnız teknik kazanmak değildi; hangi şarkının hangi yaraya dokunduğunu bilmek, hangi kelimenin hangi acıyı taşıdığını fark etmek, hangi ezginin hangi hatırayı uyandırdığını anlamaktı. Koma Gulên Xerzan ile yolu kesiştiğinde, bir topluluğun içinde sesin nasıl birleştiğini, küçük bir suyun akar sularla buluşarak, nasıl devasa bir dereye dönüşebileceğini gördü. Bir şarkının tek bir kişinin değil, birçok insanın nefesinden doğabileceğini öğrendi. Topluluk içinde şarkı söylemek, insanın egosunu değil kulaklarını büyütüyordu. Çünkü bir toplulukta sesini yükseltmek kadar geri çekmeyi de bilmek gerekiyordu.
MKM günleri: Kolektif bilinç
Ardından Mezopotamya Kültür Merkezi geldi. Bu merkez yalnız bir bina değildi; bir bellekti. İçeri giren her insan, duvarların arasından geçmiş sesleri hissederdi. Orada müzik, eğlence değil varlık biçimiydi. Bir dilin yaşaması, bir kültürün sürmesi, bir hikâyenin kaybolmaması için şarkı söylenirdi. Rojda burada kollektif çalışma disiplinini öğrendi. Disiplin, bir sanatçının görünmeyen omurgasıdır. Sahne ışıkları görünürdür ama omurga görünmez. Omurga yoksa ışık da anlamını yitirir. Rojda’nın müziğinin omurgası bu yıllarda güçlendi. 1997’de Koma Asmîn ile sahneye çıktığında ise başka bir eşik açıldı. On bir kadının yan yana durması, yalnız müzikal bir birliktelik değildi; bir görünürlük hâliydi. Kadın sesi çoğu zaman evin içinde kalır, dışarı çıktığında ya küçümsenir ya bastırılır. Oysa o sahnede kadın sesi çoğaldı. Her biri farklı bir hikâye taşıyan o sesler, birleştiğinde tek bir cümleye dönüştü: “Biz buradayız.” Rojda o kalabalığın içinde yalnız kendini değil, kadın sesinin gücünü de gördü. Çünkü bazen insan kendi sesini ancak başkalarının sesiyle yan yana geldiğinde tanıyabilirdi. Şehir, insanı ikiye bölüyordu: bir tarafı büyürken diğer tarafı inceliyordu. Rojda’nın şehir yılları, sesini büyütürken içindeki inceliği koruma çabasıydı. O hiçbir zaman bağırarak yükselmedi. Yükselmek için bağırmak kolaydır; zor olan bağırmadan duyulmaktır. Onun sesi bağırmadı, ama duyuldu. Çünkü içinde doğanın sessizliği vardı. Sessizlik, insanın sesine derinlik verir. Derinlik ise kalıcılığın anahtarıdır.
Hafıza ve Rojda
Bu dönemde Rojda’nın içinde iki dünya birlikte yürüdü: köy ve şehir, Anadolu ve batı, doğa ve modernite. Köy ona kök verdi, şehir ona kanat verdi. Kök olmadan kanat savrulur; kanat olmadan kök büyümez. Onun sesi bu iki dengeyi buldu. Bir yandan yeni ezgiler öğrendi, yeni insanlar tanıdı, yeni sahneler gördü; diğer yandan içindeki kadim melodiyi kaybetmedi. Çünkü insanın ilk melodisi, çocukluğunun yankısıdır. O yankı kaybolduğunda ses yalnız bir gürültüye dönüşür. Ve bu yıllar boyunca yavaş yavaş bir şey belirginleşti: Rojda şarkı söylemekten çok hikâye anlatıyordu. Bir şarkıyı icra etmiyor, taşıyordu, hatta bir adım ileriye taşıyor, şarkıyı yaşıyordu. Her notanın içinde bir yüz, her kelimenin içinde bir anı vardı. İnsan onu dinlediğinde yalnız müzik duymuyordu; bir yolculuğa çıkıyordu. Çünkü onun sesi yalnız kulağa değil, hafızaya hitap ediyordu. Şehir onu değiştirdi ama bozmadı. Gürültü ona çarptı ama içini dolduramadı. O, sesini bir gösteri gibi değil bir emanet gibi taşıdı hep, emanet taşımayı bilen bir ses, bir gün sahneye çıktığında yalnız alkış değil, hatırlanma da kazanacaktı. Rojda’nın müziği hiçbir zaman yalnızca notalardan ibaret olmadı. Nota, bir sesin kemiğidir; ama ruhu değildir. Onun sesi kemiğin ötesinde bir yerden geliyor, bir annenin içli ağıtından, bir genç kızın susturulmuş bakışından, bir göçmenin uzun yolculuklardan kalan yorgun nefesinden ve bir halkın silinmek istenen hafızasından geliyor. Bu yüzden Rojda’yı dinleyen biri çoğu zaman şunu hissediyor: burada yalnız bir melodi yok, burada bir hayat var. Çünkü bazı sesler eğlence için yükselmez; hatırlatmak için yükselir, yaşamak için yükselir.

Dengbêjler ve Rojda
Kürt müziğinde dengbêj geleneği, bu hatırlatmanın en eski biçimlerinden biridir. Sözlü kültürün taşıyıcısı olan dengbêjler, yalnız şarkı söylemez; yaşananı kaydeder. Yazıya geçmeyen tarih, sese geçer. Rojda’nın müziğinde bu geleneğin izleri belirgindi ama o izleri olduğu gibi kopyalamadı. Kopya, geçmişi öldürür; yorum ise geçmişi yaşatır. Onun yaptığı şey, eski sesi bugünün nefesiyle yeniden yürütmekti. Geçmiş ile bugün arasında bir köprü kurdu; fakat iki yakayı birbirine benzetmeye çalışmadı. Köprü, benzetmek için değil geçmek içindir. Meyrem Xan’ın içli nağmeleri, Ayşe Şan’ın kırılgan ama dimdik duruşu, Şakiro’nun derin yankısı… Bu isimler Rojda için yalnız ilham kaynakları değil, hafıza çizgileriydi. Hafıza çizgisi, insanın sesini yönlendiren görünmez bir iptir. O ip koparsa ses savrulur; kopmazsa ses derinleşir. Rojda’nın sesi kopmadı. Çünkü o isimlere duyduğu saygı, taklit etmekle ilgili değildi; anlamakla ilgiliydi. Bir ustayı taklit etmek kolaydır; zor olan ustanın taşıdığı yükü anlamaktır. O yük bazen bir kelimede saklıdır, bazen bir susuşta. Kadın dengbêjlerin adı çoğu zaman tarih kitaplarında yer almaz. Oysa onların sesi, evlerin içinde, köy yollarında, düğün sabahlarında ve yas gecelerinde dolaşır. Rojda, yıllar boyunca adı bilinmeyen kadın dengbêjlerin klamlarını sahiplenerek bu görünmez hafızayı görünür kıldı. Bu bir müzikal tercih değil, bir vicdan hareketiydi. Çünkü unutulmaya yüz tutmuş sözlü miras kaybolduğunda yalnız şarkılar kaybolmaz; insanların kendini anlatma biçimi de kaybolur. Rojda’nın sesi bu kayboluşa karşı bir duruştur. Onun yorumunda dikkat çeken şey, incitmeden dokunma hâlidir. Bazı sanatçılar geleneğe dokunduğunda onu süse çevirir; bazıları ise kırar. Rojda ne süsledi ne kırdı. Dokundu ama incitmedi. Bu incelik, sesin gerçek gücüdür. Çünkü güç bağırmakta değil, taşıyabilmektedir. Bir ezgiyi taşıyabilmek için önce onun ağırlığını hissetmek gerekir. Rojda’nın sesi bu ağırlığı hissediyordu.
Müzik: Bir iş mi, bir sorumluluk mu?
Bu dönemde onun içindeki müzik yalnız bir performans değil, bir sorumluluk hâline geldi. Sorumluluk, sanatın en görünmeyen ama en belirleyici tarafıdır. Alkış görünürdür; sorumluluk görünmez. Fakat görünmeyen şey kalıcıdır. Rojda’nın sesi, bu görünmeyen yükle derinleşti. Dinleyen, onun şarkılarında yalnız bir icra değil bir tanıklık duydu. Tanıklık dediğin şey, olanı söylemektir; ama olanı söylerken insanı küçültmemektir ve burada şunu fark etmek mümkündü: Rojda’nın müziğinde acı tek başına durmazdı. Acı, yanında dirençle yürürdü. Hüzün, yanında umutla. Çünkü o, karanlığı büyütmek için değil, karanlığın içinden bir ışık göstermek için söylüyordu. Bu yüzden onun sesinde bir “sızının berraklığı” vardı. Sızı, bulanıklaştığında insana yabancılaşır; berraklaştığında insana ayna olur. Dengbêj geleneğinden aldığı bu köprü duygusu, Rojda’nın ilerideki tüm üretimlerinde hissedilecekti. O artık yalnız bir yorumcu değil, bir aktarıcıydı. Aktarmak, geçmişi olduğu gibi bırakmak değil; onu bugüne uygun bir biçimde yaşatmaktır. Bir masalı yeniden anlatmak gibi… Masal aynı kalır ama anlatan değişir. Rojda’nın sesi de eski masalları yeni bir nefesle anlatıyordu. Onun sesi bir köprü gibidir: iki yakayı birbirine bağlayan ama hiçbirini yutmayan bir köprü. Dinleyen o köprüden geçtiğinde yalnız bir şarkı dinlemiş olmaz; kendi hafızasının içinden yürür. Çünkü Rojda’nın sesi dışarıdan içeri girmez; içeriden dışarı çıkar. Bilinir ki içeriden çıkan ses, her zaman daha kalıcıdır.
Kasetler ve yeniden doğuş
Bir sanatçının gerçek başlangıcı çoğu zaman ilk sahnesi değildir; ilk yalnızlığıdır. Rojda için de öyle olmuştur. Kalabalıkların içinden sıyrılıp kendi adını taşıdığı ilk büyük eşik, bir kaset kapağında yazan iki kelimeyle belirginleşti: Sebra Min. Bu başlık yalnız bir isim değildi; bir iç hâlin dışarıya düşmüş biçimiydi. “Sabrım” demek, beklemekten çok dayanmak demektir. Beklemek edilgendir; dayanmak ise insanın içinden yükselen bir dirençtir. Rojda bu kasetle bekleyen bir ses olmadığını, dayanan bir ses olduğunu gösterdi. Çünkü sabır, onun müziğinde sessizlikle değil kök salmakla ilgiliydi. Albümün yayımlandığı yıl yalnız bir takvim bilgisi gibi durabilir; oysa takvim bazen bir insanın içindeki olgunluğun dışarıya denk geldiği zamandır. Sebra Min, bir anda ortaya çıkmış bir eser değildi. Onun içinde yılların prova odaları, dar koridorlar, birlikte söylenen şarkılar, susarak dinlenen ustalar, sahne ışıklarının altındaki küçük heyecanlar ve içe doğru büyüyen uzun bir hazırlık vardı. Bir albüm bazen bir yılın ürünü değildir; bir ömrün ilk cümlesidir. Rojda’nınki de öyleydi. Bu albümde her biri hit olacak onlarca şarkı yer aldı. Wey Dil, Hoy Nar, Le Buke gibi klasikler bu albümden çıktı. Rojda’nın Şakiro ile kurduğu bağ ise yalnız bir ustaya selam vermek değildi; kuşaklar arası bir konuşmaydı. Ustaya bakmak çoğu zaman taklit etmeye götürür; fakat o, taklide düşmedi. Şakiro’nun eserlerine dokunduğunda bunu bir saygı duruşu gibi değil bir devamlılık gibi yaptı. Bir nehrin başka bir nehre karışması gibi… Su aynı kalmaz ama akış sürer. Elektronik altyapılarla yaptığı cesur denemelerde bile bu incelik hissedildi. Çünkü modernliği seçmek geleneği reddetmek anlamına gelmez; geleneği yeni bir nefesle yürütmek anlamına gelir. Rojda’nın sesi bu yürüyüşte kırılmadı, aksine genişledi. Kaset yayımlandığında dinleyenler yalnız yeni bir sanatçıyla karşılaşmadı; yeni bir anlatıcıyla karşılaştı. Çünkü Rojda şarkı söylemiyor, hikâye taşıyordu. Her parça bir başka yüz, bir başka anı, bir başka izdi. İnsan onun sesinde yalnız notaları değil, notaların arasındaki sessizlikleri de duyardı. O sessizlikler, müziğin en derin yeridir. Çünkü insan çoğu zaman söyleneni değil, söylenmeyeni hatırlar. Bu dönemde Rojda’nın iç dünyasında belirginleşen şey, temanın gücüydü. Tema, bir albümün görünmeyen omurgasıdır. Şarkılar omurgaya tutunmazsa dağılır. Sebra Min dağılmadı; çünkü her parça sabrın başka bir yüzünü taşıyordu. Bir şarkıda bekleyiş vardı, bir diğerinde direnç, bir başkasında kabulleniş… Dinleyen bu parçaların arasında dolaşırken tek tek şarkıları değil, bir bütün hâlini hissederdi. Bu bütünlük, sanatçının içindeki niyetin dışarıya yansımasıdır. Niyet berraksa müzik de berrak olur. Bu kaset-albüm aynı zamanda Rojda’nın kendi adıyla yürümeye başladığı ilk andı. Toplulukların içinden gelen bir ses, ilk kez tek başına durduğunda bir boşluk hisseder. O boşluk korkutucu olabilir; fakat aynı zamanda özgürleştiricidir. Rojda o boşluğa düştü ama orada kaybolmadı. Çünkü içinde taşıdığı hafıza, onu ayakta tuttu. Hafıza, insanın görünmeyen omurgasıdır. Omurga eğilirse ses titrer; omurga dik kalırsa ses derinleşir. Dinleyiciler onun şarkılarında yalnız bir müzik değil, bir iç temizlik buldu. Bazı sesler insanı yorarken bazıları arındırır. Rojda’nın sesi ikinci türdendir. Sanki kalbin üstüne çöken ince bir tozu siler, insanın içindeki karanlık odaya küçük bir pencere açardı. Bu yüzden onu dinleyen çoğu kişi şunu söylerdi: “Bu ses beni biliyor.” Bilmek, yalnız tanımak değildir; insanın içindeki susuşu duymaktır. Rojda’nın sesi bu susuşu duyuyordu. Sebra Min ile başlayan ve onlarca kaset-albüm ile devam eden solo dönemi şunu gösterdi: Rojda artık yalnız bir yorumcu değildi. O, kendi cümlesini kuran bir anlatıcıydı. Bu anlatı yalnız müzikle ilgili değildi; bir kimliğin derinleşmesi, bir hafızanın kaybolmaması ve bir sesin kendi gölgesini aşmasıyla ilgiliydi. Kasetler bittiğinde geriye yalnız şarkılar kalmadı; bir yol açıldı. O yol, ileride başka kasetlere-albümlere, başka temalara, başka hikâyelere uzanacaktı. Fakat o yolun ilk taşı sabırla döşenmişti. Sabır, Rojda’nın müziğinde bir bekleme hâli değil bir büyüme biçimiydi, büyüme, insanın dışarıdan aldığı alkışlarla değil, içeride tuttuğu sessizlikle ölçülür.
Sebra Min ile başlayan solo kaset-albüm çalışmaları Hat (Geldi) ile devam etti. Kezi (Örük) albümünde kadınları ve kadınların söylediği “dengbêj”lik stranlarını tema aldı. Ardından Siyam (Gölgem) albümüyle dinleyicilerinin karşısına çıktı. Siyam projesinde geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurdu. Ardından Bazin (Bilezik) albümü geldi. Besteci kimliği de gittikçe öne çıkmaya başladı. Doğa, kadın ve yaşam temasını işlediği kendi besteleri iyice öne çıkmaya başladı. Per û Bask (Kol kanat) albümü ile arşivciliğini, derlemeciliğini ve bestekarlığını konuşturdı. Ardından seçme şarkılar, akustik şarkılar ve canlı kayıtlardan oluşan albümler hazırlayıp yayınladı. Tekli eserler, klip çalışmaları ile sahne çalışmaları devam ediyor.
Sahnede Rojda ve konserler
Rojda her şarkıda bir yankıya dönüştü, dinleyenler o yankıda yalnız bir şarkıcıyı değil, uzun bir yolculuğun ilk adımını duydu. Bazı sesler başlar başlamaz bitmez; başladığı yerde genişler, derinleşir ve insanın içinde yaşamaya devam eder. Bir sanatçının gerçek aynası kaset kapakları değil, sahne ışıklarıdır. Çünkü kasette-albümde insan sesini kaydeder; sahnede ise kendini kaybeder. Rojda için sahne, yalnız bir performans alanı değil, iç dünyasının görünür olduğu geniş bir ufuktur. O ufka çıktığında ses artık yalnız kulağa değil göze de hitap ederdi. İnsan bazen bir sesi dinlemeden önce görür; Rojda’nın sahnesi tam da bu görmenin alanıydı. Küçük bir köyden çıkan o ses, ışıkların altında büyür, genişler ve dinleyenin zihninde bir manzaraya dönüşürdü. Sahnede Rojda’yı izleyen biri çoğu zaman şu dönüşüme tanıklık ederdi: gündelik hayatta sakin ve içe dönük görünen bir insan, müziğin başladığı an bambaşka bir varlığa dönüşür. Bu dönüşüm bir rol değildir; bir açılıştır. İnsan içinde taşıdığı duyguları gündelik hayatta saklar, fakat sahnede saklayamaz. Sahnede saklanan şey sesin önüne perde olur. Rojda o perdeyi kaldırıyor. Şarkının ilk notası yükseldiğinde, yüzündeki ifade değişir, bakışları uzak bir yere uzanır ve dinleyenler o bakışın ucunda kendi hikâyelerini bulur. Onun sahnesi kalabalık bir alanı bir anda daraltma gücüne sahiptir. Binlerce insanın olduğu bir konser alanında bile dinleyen kendini yalnız hissedebilir ama bu yalnızlık korkutucu değil, içe doğru açılan bir yalnızlıktır. Çünkü bazı sesler kalabalığın içindeki bireyi uyandırır. Rojda’nın sesi o bireyi çağırır. Herkes aynı şarkıyı dinler ama herkes başka bir anıyı hatırlar. İşte sanatın gerçek gücü burada saklıdır: aynı melodinin bin farklı hatırayı uyandırabilmesi. Sahne ışıkları çoğu sanatçıyı büyütürken bazılarını küçültür. Işık, insanın hem yüzünü hem gölgesini ortaya çıkarır. Rojda’nın sahnesinde ışık büyütüyor; çünkü o gölgesinden kaçmıyor. Gölge, insanın taşıdığı geçmiştir. Geçmişinden kaçan bir ses yüzeyde kalır; geçmişiyle yürüyen bir ses derinleşir. Rojda sahnede yalnız şarkı söylemez, geçmişiyle birlikte durur. Bu yüzden sesi sadece güçlü bir ses değil, anlamlı bir sestir. Onun sahnesinde doğa imgeleri sık sık hissedilir. Bir şarkı başladığında insan kendini bir vadinin ortasında, bir dağın yamacında ya da geniş bir gökyüzünün altında bulur. Bu imgeler tesadüf değildir. Çocukluğun geçtiği coğrafya insanın sesinde iz bırakır. Rojda’nın sesi de o coğrafyanın rüzgârını, taşını, çiçeğini taşımaktadır. Dinleyenler yalnız müzik duymaz, bir manzara görür, bir film izler. Bu manzara bazen yeşil bir yayla, bazen mor bir akşamüstü, bazen de sisli bir sabah olur. Sahnedeki en dikkat çekici tarafı ise sesinin iyileştirici hâlidir. İyileştirmek büyük bir iddia gibi görünür; oysa gerçek iyileşme çoğu zaman küçük bir hatırlayışla başlar. Bir ezgi insanı çocukluğuna götürür, bir kelime eski bir dostu hatırlatır, bir melodi kaybolmuş bir duyguyu geri getirir. Rojda’nın sesi bu küçük kapıları açan sestir. Dinleyen çoğu zaman konserden çıktığında şunu hisseder: “Çok hafifledim.” O hafiflik, müziğin görünmeyen armağanıdır. Sahne aynı zamanda bir paylaşım alanıdır. Şarkı söyleyen ile dinleyen arasında görünmeyen bir bağ kurulur. Bu bağ kurulduğunda müzik tek yönlü olmaktan çıkar; karşılıklı bir nefese dönüşür. Rojda’nın konserlerinde bu nefes hissedilmektedir. Onun dinleyicisi için alkış yalnız bir takdir değil, bir eşliktir. İnsanlar onun şarkılarına yalnız kulaklarıyla değil, bedenleriyle katılırlar. Eller birleşir, sesler çoğalır ve şarkı bireysel olmaktan çıkarak toplu bir hafızaya dönüşür. Sahnede çekilen halaylar şehrin sokaklarına, oradan köylere, oradan yaylalara uzanır. Sahne, onun için bir son değil, bir devamlılıktır. Her konser bir öncekinin tekrarı değil, bir öncekinin başka bir hâlidir. Çünkü insan her gün aynı sesi çıkaramaz; her gün başka bir duyguyla şarkı söyler. Rojda’nın sahnesi bu değişimi saklamaz. Bazen sesi daha yumuşaktır, bazen daha sert; bazen bir fısıltı gibi yükselir, bazen bir rüzgâr gibi genişler. Bu değişkenlik yapay değil, insanidir. İnsan olan şey değişir; değişmeyen yalnızca niyettir. Sonunda şunu söylemek mümkündür: Rojda’nın sahnesi bir gösteri değil, bir yolculuktur. Dinleyen o yolculuğa çıktığında yalnız müzik dinlemez; kendi içinden geçer. Nitekim bazı sanatçılar şarkı söyler, bazıları ise insanın içindeki sesi uyandırır. Rojda ikinci türden bir sanatçıdır. Sahne ışıkları söndüğünde bile onun sesi dinleyenin içinde yankılanıp durur, bir ses, ışıklar söndüğünde de yaşamaya devam ediyorsa, artık yalnız bir performans değildir bu, bir hatıradır, kadim bir halkın toprağın altından filizlenmiş taze bahar çiçeğidir.

Rojda bir sima değil bir sestir
Bir insanın portresini çizmek çoğu zaman yüz hatlarını anlatmakla başlar: gözlerin rengi, kaşların eğimi, dudakların çizgisi… Oysa bazı portreler yüzde değil seste saklıdır. Rojda’nın portresi de böyle bir portredir. Onu anlatmaya kalktığında yüzünden çok sesini hatırlarsın; sesini düşündüğünde ise bir yüz değil, bir manzara belirir zihninde. Çünkü onun varlığı bir fotoğraf karesine sığmaz; o kareyi taşır, genişletir ve taşırdığı yerde başka bir anlam yaratır. Portre dediğin şey bazen bir resim değildir; bir yankıdır. Rojda’nın portresinde ilk hissedilen şey sabırdır. Sabır, onun hayatında bir bekleyiş değil, bir yürüyüştür. Yavaş ama kararlı bir yürüyüş… İnsan sabırlı olduğunda hızlanmaz; derinleşir. Rojda’nın sesi de hızlanmadı, derinleşti. Yıllar içinde söylediği her şarkı, bir öncekinin üstüne konan ince bir katman gibi büyüdü. Katmanlar arttıkça ses genişledi, genişledikçe berraklaştı. Berraklık, yalnız teknik bir başarı değildir; insanın içindeki karmaşayı susturabilmesidir. Onun sesi bu berraklığı taşıdığı için dinleyen kendini daha net hissederdi. Portresinde ikinci belirgin çizgi hafızadır. Hafıza, insanın görünmeyen yüzüdür. Bazı insanlar geçmişini taşır, bazıları ondan kaçar. Rojda geçmişinden kaçmadı. O geçmişi bir yük gibi değil bir miras gibi taşıdı. Miras ağırdır ama insanı eğmez; aksine dik tutar. Bu yüzden onun sesi geçmişe bakarken küçülmedi, büyüdü. Her şarkı bir hatırlayıştı; fakat bu hatırlayış nostalji değildi. Nostalji insanı geriye çeker; hatırlamak ise ileriye yürütür. Rojda’nın sesi hatırlatarak ilerledi. Onun portresinde kadınlık da belirgin bir yer tutar. Kadınlık burada bir kimlikten çok bir duyarlılıktır. Duyarlılık, insanın başkasının acısını duyabilme gücüdür. Rojda’nın şarkılarında kadınların sessiz hikâyeleri yankı buldu. Evlerin içinde söylenip dışarı taşmayan ezgiler, onun sesinde kamusal bir nefese dönüştü. Bu dönüşüm bir gösteri değil, bir görünürlük hâliydi. Çünkü görünür olmak yalnız göz önünde durmak değildir; duyulabilmektir. Rojda kadın sesini duyulur kıldı. Portresinin bir başka çizgisi doğadır. Doğa, onun sesinde bir dekor değil bir kaynak gibidir. Dağların sessizliği, vadilerin genişliği, rüzgârın taşıdığı toz… Bunlar yalnız imgeler değil, sesinin dokusudur. İnsan doğayı yalnız gördüğünde değil, duyduğunda da taşır. Rojda’nın sesi doğayı duymuş bir sestir. Bu yüzden dinleyen çoğu zaman bir manzaranın içindeymiş gibi hisseder. O manzara gerçek olmayabilir ama duygusu gerçektir. Zaten sanatın en güçlü tarafı, gerçeği değil duyguyu yaşatabilmesidir. Portre ilerledikçe bir şey daha belirir: tevazu. Tevazu, sanatçının görünmeyen zırhıdır. Zırh korur ama ağırlaştırmaz. Rojda’nın sesinde bu hafiflik hissedilir. Yük taşımasına rağmen hafif kalabilmek büyük bir inceliktir. Çünkü ağırlaşan ses insana mesafe koyar; hafif kalan ses insana yaklaşır. Rojda yaklaşan bir sestir. Dinleyen onun şarkılarında yalnız bir sanatçı değil, bir insan bulur. Bu insanlık hâli, portresini diğerlerinden ayıran en belirgin çizgidir. Sonunda portre tamamlandığında ortaya bir yüz değil, bir yol çıkar. Rojda’nın hikâyesi bir biyografi maddelerinin toplamı değildir; yaşayan bir ezgidir. Her dinleyenin içinde yeniden doğan, her seferinde başka bir yüreğe dokunan uzun bir yolculuk… Bazı sanatçılar şarkı söyler, bazıları ise hafızayı sesle taşır. Rojda ikinci cümledir. Onun sesi sustuğunda bile yankısı kalır; çünkü yankı yalnız sesten değil, hatırlanmışlıktan doğar. Bir portre bazen duvara asılır ve zamanla unutulur. Rojda’nın portresi ise duvara değil hafızaya asılmış gibidir. Hafızaya asılan şey eskimez; yalnız derinleşir. Dinleyen her yeni şarkıda o portreye başka bir çizgi ekler. Böylece portre tek bir kişinin değil, binlerce insanın içinde büyür, büyüyen bir portre artık yalnız bir sanatçının değil, bir toplumun aynasına dönüşmüştür.
Diskografi
Ji Bîr Nabin — Koma Gulên Xerzan, 1997
Sonda Me — Koma Gulên Xerzan, 1997
Rûkena Min — Koma Gulên Xerzan, 2005
Sebra Min — 2006
Hat — 2011
Stranên Bijartî — 2012
Kezi — 2014
Siyam — 2018
Bazin — 2020
Per û Bask — 2021
Stranên Zindî — 2024
Stranên Akustîk — 2014