Perşembe, Ağustos 06, 2026

Müziğin ve çevirinin kesişiminde bir öncü: Alaz Pesen


Türkiye’de üniversite düzeyinde ilk kez “Şarkı Çevirisi” dersini açarak bu disiplinin akademik temellerini atan, uluslararası kongrelerde ülkemizi başarıyla temsil eden akademisyen ve müzisyen Alaz Pesen, yeni kitabı “Şarkı Çevirisi: Müzik Tarihimizden Unutulmaz Örnekler” ile okuyucularla buluştu. MESAM Vizyon dergisi olarak Pesen ile bir araya gelerek dijital çağda derinlikli eser üretmenin yollarını, aranjman tarihimizin prozodik şifrelerini ve bir melodinin sınırları aşan kültürel yolculuğunu konuştuk.

Dijital çağın hızına karşı derinlikli ve organik bir tavır

1. “Şarkı Çevirisi: Müzik Tarihimizden Unutulmaz Örnekler” kitabınız kısa süre önce okuyucuyla buluştu. Yıllar içinde edindiğiniz akademik birikimi ve müzikal tecrübeyi, tam da dijitalleşmenin zirveye ulaştığı bu dönemde bir kitapta toplama fikri nasıl olgunlaştı?

Aslında bu kitabın fikri bir anda ortaya çıkmadı. Yıllar içinde; masa lambamın ışığında, derslerde, sahnede, kongrelerde ve kendi müzikal üretim sürecimde yavaş yavaş olgunlaştı. Şarkı çevirisi benim için hiçbir zaman yalnızca “bir dildeki sözleri başka bir dile aktarmak” anlamına gelmedi. Aksine müzik tarihimizin içinde dolaşan melodilerin, sözlerin, dönemlerin, kültürel hafızanın ve duyguların izini sürmek anlamına geldi.

Dijitalleşmenin zirveye ulaştığı bir dönemde böyle bir kitabın yayımlanması da benim için ayrıca anlamlı. Çünkü hem sanatımda hem de akademik hayatımda dijital çağın hızına karşı daha organik, daha dokunsal ve daha derinlikli bir tavır sergilemeye çalışıyorum. Bugün kendi şarkılarımı da mümkün olduğunca yapaylıktan uzak, akustik gitarla, doğrudan ve samimi bir yerden kaydetmeye çalışıyorum. Benzer şekilde bu kitapta da hızla tüketilen dijital içeriklerin ötesine geçerek şarkıların ardındaki tarihsel, kültürel ve müzikal katmanlara daha dikkatli bakmak istedim.

Elbette dijitalleşme bize çok büyük imkânlar sunuyor. Eski kayıtlara, farklı dillerdeki versiyonlara, cover’lara ve uyarlamalara artık birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Ancak bu erişim kolaylığı, zaman zaman derinlikli düşünmeyi gölgede bırakabiliyor. Ben bu kitapta tam da o hızın biraz dışına çıkarak “Bu şarkılar bize nereden geldi, nasıl dönüştü, hangi dönemlerin ruhunu taşıdı ve bugün bize ne söylüyor?” sorularını sormak istedim.

Bir yandan akademisyen olarak yıllardır şarkı çevirisi üzerine çalışıyorum; diğer yandan müzisyen olarak sözün müzikle kurduğu ilişkiyi sahnede, stüdyoda ve pratikte deneyimliyorum. Bu iki alan hayatım boyunca birbirini besledi. “Şarkı Çevirisi: Müzik Tarihimizden Unutulmaz Örnekler” de tam olarak bu kesişimden, akademik birikimi mümkün olduğunca okunabilir, canlı, organik ve müzikseverlerin de temas edebileceği bir dile dönüştürme arzusundan doğdu.

Sektörde taşları yerine oturtan bir başvuru kaynağı

2. Kitaba ilişkin ilk tepkiler ve kitabın sektördeki yansımaları nasıl oldu?

Şu ana kadar gelen tepkiler benim için gerçekten çok sevindirici. Özellikle şarkı çevirisinin bugüne kadar çoğu zaman dağınık biçimde, tekil örnekler üzerinden ya da daha çok pratik bir mesele olarak ele alındığını; bu kitabın ise konuyu tarihsel, kültürel, müzikal ve çeviribilimsel boyutlarıyla bir araya getirdiğini söyleyen okurlar oldu.

Beni en çok mutlu eden noktalardan biri, kitabın yalnızca akademik çevrelerden değil; müzisyenlerden, çevirmenlerden, müzik yazarlarından ve müzik tarihine ilgi duyan okurlardan da karşılık bulması. Çünkü en başından beri bu kitabın dar bir akademik alana sıkışmasını istemedim. Elbette bilimsel bir temeli var ancak aynı zamanda müziksever bir okurun da keyifle okuyabileceği ve kendi hafızasındaki şarkılarla bağ kurabileceği bir kitap olmasını önemsedim.

Sektördeki yansımalar açısından da şunu söyleyebilirim: Türkiye’de şarkı çevirisi, aslında hepimizin hayatına dokunan ancak adı pek konmamış bir alan. Aranjmanlardan film şarkılarına, cover’lardan aynı melodinin farklı dillerdeki yolculuklarına kadar çok zengin bir müzikal tarihimiz var. Kitabın bu alana yeniden dikkat çekmesi, bütün bu örneklerin şarkı çevirisi penceresinden ele alınabileceğini göstermesi ve günlük tabirle konunun adını koyması benim için çok değerli. Kitabın şarkı çevirisini hem akademik hem de kültürel bir tartışma başlığı hâline getirmesi, en önemli yansımalarından biri oldu.

Uluslararası arenada Türk akademisinin başarısı

3. Türkiye’de üniversite düzeyinde ilk kez “Şarkı Çevirisi” dersini açan ve bu alandaki ilk ulusal kongreyi düzenleyen bir akademisyensiniz. Bu disiplinin Türkiye’deki akademik gelişimi ve geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şarkı çevirisinin Türkiye’de çok güçlü bir geçmişi, akademik anlamda ise hâlâ gelişmeye açık bir geleceği olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alan her zaman hayatımızdaydı: çok eskilere dayanan halk ezgilerimizde, türkülerimizde, “aranjman” olarak adlandırılan pop şarkı çevirilerimizde, film şarkılarında, operada, müzikallerde, yabancı melodiler üzerine yazılmış Türkçe sözlerde ve hatta çocukluğumuzdan beri hafızamızda yer eden pek çok popüler şarkıda… Fakat bütün bu zenginlik, uzun süre daha çok nostaljik ve pratik bir mesele ya da anekdot düzeyinde konuşuldu. Alanın akademik olarak adının konması, yöntemlerinin tartışılması ve tarihsel bağlam içerisinde incelenmesi ise görece yeni bir gelişme.

Bu anlamda Türkiye’de bu alandaki ilk yüksek lisans tezini ve ardından ilk doktora tezini yazmak; üniversite düzeyinde ilk kez “Şarkı Çevirisi” dersini açmak; konuyla ilgili ilk akademik makalelere imza atmak ve 2024 yılında 1. Ulusal Şarkı Çevirisi Kongresi’ni düzenlemek, benim için birbirinden kopuk adımlar değildi. MESAM Genel Sekreterimiz Sayın Ali Haydar Yıldız’ın da çağrılı konuşmacı olarak katıldığı kongrede, şarkı çevirisinin hukuktaki karşılığı olan “adapte eser” kavramını fevkalade biçimde anlatması ayrıca değerliydi. Bütün bu çalışmalar, şarkı çevirisinin Türkiye’de bağımsız ve ciddiye alınan bir akademik çalışma alanı olarak görünürlük kazanması yönünde atılmış adımlardı.

Son üç yılda bu çalışmaları yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası akademik platformlarda da paylaşma fırsatı buldum. 2024 yılında Viyana’da, University of Music and Performing Arts bünyesinde düzenlenen uluslararası kongrede, şarkı çevirisi alanının en önemli araştırmacılarından Klaus Kaindl’ın çağrılı konuşmacı olarak yer aldığı oturumda bir sunum gerçekleştirdim.

Ardından University of Leeds’te düzenlenen “11th EST Congress: The Changing Faces of Translation and Interpreting Studies” başlıklı uluslararası çeviribilim kongresinde, yine şarkı çevirisi araştırmalarının önde gelen isimlerinden Johan Franzon’un panel başkanlığında araştırmalarımı sundum.

Geçtiğimiz ay ise Almanya’da, West Saxon University of Applied Sciences of Zwickau’da düzenlenen uluslararası müzik ve çeviri kongresine katıldım. Johan Franzon, Annjo Greenall ve Jean-Charles Meunier gibi alanın duayenlerinin bir araya geldiği kongrede hem şarkı çevirisi üzerine bir konuşma yaptım hem de Robert Schumann’ın doğduğu evde düzenlenen konserde farklı dillerdeki şarkı çevirilerimi canlı olarak seslendirdim.

Bu deneyimler, Türkiye’de yürüttüğümüz çalışmaların uluslararası akademik çevrelerde de ilgiyle karşılandığını ve şarkı çevirisinin disiplinlerarası niteliğinin giderek daha görünür hâle geldiğini gösteriyor.

O kongrede de aslında şunu gördük: Şarkı çevirisi yalnızca çeviribilimin değil; müzikolojinin, edebiyatın, kültürel çalışmaların, popüler müzik tarihinin, opera ve müzikal çalışmalarının, icra çalışmalarının ve politik çalışmaların da kesişiminde duran çok katmanlı bir alan. Bir şarkının başka bir dilde yeniden doğması, yalnızca sözcüklerin değil; ritmin, melodinin, dönemin ruhunun, dinleyici beklentisinin, ideolojik bağlamların ve kültürel hafızanın da yeniden kurulması anlamına geliyor.

Türkiye bu açıdan son derece zengin bir araştırma alanı sunuyor. 1900’lü yılların başlarından itibaren bu coğrafyada farklı dillerde söylenen ortak halk ezgilerinden aranjman dönemine, Yeşilçam şarkılarından opera ve müzikal çevirilerine, Eurovision deneyiminden politik şarkılara ve günümüzün yeniden yorumlama kültürüne uzanan son derece zengin bir tarihsel birikim söz konusu. Bu mirasın önümüzdeki yıllarda çok daha fazla akademik araştırmaya konu olacağına inanıyorum.

Çok yakın bir gelecekte şarkı çevirisinin Türkiye’de daha fazla lisansüstü teze, doktora tezine, derse, arşiv çalışmasına ve disiplinlerarası projeye konu olacağını düşünüyorum. Bence bu disiplinin geleceği, akademiyle müzik pratiğinin daha fazla yan yana gelmesinde yatıyor. Çünkü şarkı çevirisini yalnızca masa başında değil; sesle, bedenle, sahneyle, kayıtla, dinleyiciyle ve toplumsal bağlamıyla birlikte düşünmek gerekiyor.

Benim de hem akademisyen hem de müzisyen olarak yapmaya çalıştığım şey biraz bu: Şarkı çevirisini yaşayan, söylenen, duyulan ve tarihsel belleğimizde iz bırakan bir alan olarak ele almak.

Müzikal hafızamızın zirve noktaları: “Bambaşka Biri” ve “Kadınım”

4. Kitabınızın alt başlığı “Müzik Tarihimizden Unutulmaz Örnekler”. Araştırmalarınız sırasında Türk müzik tarihinde sizi hem prozodik hem de kültürel açıdan en çok şaşırtan veya hayran bırakan aranjman ya da çeviri şarkı hangisi oldu?

Bu soruya tek bir şarkıyla cevap vermek gerçekten zor. Çünkü kitap üzerinde çalışırken her örnek, kendi döneminin ruhunu, müzikal estetiğini ve çeviri anlayışını farklı bir açıdan ortaya koydu. Ancak hem prozodik hem de kültürel açıdan beni özellikle etkileyen iki unutulmaz örneği anmak isterim: Fikret Şeneş’in Türkçe sözlerini yazdığı “Bambaşka Biri” ve Mehmet Teoman’ın “Kadınım”ı.

“Bambaşka Biri”, bana göre şarkı çevirisinin yalnızca dilsel bir aktarım değil, başlı başına yaratıcı bir yeniden yazım olduğunu çok iyi gösteren örneklerden biri. Şarkı, melodik ve ritmik olarak çok güçlü bir yapıya sahip; Türkçe sözlerin bu yapıya yerleşme biçimi ise son derece doğal. Dinlerken bir “çeviri” dinlediğinizi değil, sanki başından beri Türkçede var olan bir şarkıyla karşılaştığınızı hissediyorsunuz.

Bu noktada Ajda Pekkan’ın yorumunun da büyük payı var. Çünkü söz ne kadar başarılı olursa olsun, şarkının Türkçede gerçekten yaşayabilmesi için o sözün sesle, tavırla, bedenle ve yorumla yeniden kurulması gerekiyor. Ajda Pekkan’ın “Bambaşka Biri” yorumu tam da bunu başarıyor.

Birinci Ulusal Şarkı Çevirisi Kongresi’nin onur konuğu, yaşayan efsane Mehmet Teoman’ın “Kadınım”ı ise beni farklı bir yönüyle etkiliyor. Bu eserde de sözün müzikle kurduğu ilişki çok güçlü ancak bunun yanında son derece yoğun bir duygusal atmosfer bulunuyor. Türkçe sözler yalnızca melodiyi takip etmiyor, aynı zamanda şarkının dramatik dünyasını yeniden kuruyor.

Prozodik açıdan bakıldığında vurgu, nefes, akış ve duygu arasında çok hassas bir denge yakalandığını görüyoruz. Tanju Okan’ın yorumu da bu dengenin dinleyiciye geçmesinde belirleyici oluyor. Onun sesi, kırılganlığı ve dramatik yoğunluğu, “Kadınım”ı yalnızca başarılı bir uyarlama olmaktan çıkararak Türkiye’de çok güçlü bir duygusal hafızanın parçası hâline getiriyor.

Bu iki örneği benim için unutulmaz kılan şey, şarkı çevirisinin en iyi hâlinde neye dönüşebileceğini göstermeleri. Başarılı bir şarkı çevirisi, yalnızca başka bir dilden gelen melodiyi Türkçeye taşımakla kalmaz; onu yeni bir kültürel hafızanın parçası hâline getirir. Ancak bunu yalnızca sözler yapmaz. Yorumcu da şarkının yeni dildeki kaderini belirler.

“Bambaşka Biri” ve “Kadınım”, bugün artık yalnızca kaynak eserleri ya da Türkçe sözleriyle değil; Ajda Pekkan ve Tanju Okan’ın kattığı ses, duygu, tavır ve dinleme deneyimiyle yaşayan şarkılar.

Kuramsal temeller ve sahnenin pratik gerçekliği

5. Şarkı çevirisi yaparken orijinal eserin melodik yapısına, hece ölçüsüne ve prozodisine sadık kalmakla erek dilin kültürel dinamiklerine uyum sağlamak arasındaki hassas dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Ben şarkı çevirisindeki bu dengeyi hiçbir zaman mekanik bir eşitlik meselesi olarak görmüyorum. Yani mesele yalnızca “Kaynak şarkıda kaç hece varsa Türkçede de aynı sayıda hece olsun.” ya da “Orijinaldeki her sözcüğün birebir karşılığı bulunsun.” meselesi değil. Elbette melodik yapı, ritim, vurgu, nefes yerleri ve prozodi son derece önemli. Çünkü şarkı çevirisi okunmak için değil; söylenmek, duyulmak ve icra edilmek için yapılan bir çeviri.

Ancak erek dilin kendi doğası, kültürel çağrışımları ve duygusal hafızası da en az melodi kadar belirleyici. Bir söz Türkçede doğal duyulmuyorsa, melodinin üzerine teknik olarak otursa bile şarkı olarak yaşamaya başlamıyor. Bu nedenle ben önce şarkının yalnızca ne söylediğine değil; ne hissettirdiğine, nasıl bir dramatik enerji taşıdığına ve dinleyiciyle nasıl bir ilişki kurduğuna bakıyorum.

Burada sanatçı, müzisyen, besteci ve söz yazarı olmam bana çok özel bir imkân sağlıyor. Bir şarkıyı çevirirken onu yalnızca kâğıt üzerinde değerlendirmiyorum; Türkçe sözleriyle defalarca söylüyor, çalıyor ve farklı düzenlemelerle deniyorum. Böylece çevirinin yalnızca yazılı bir metin olarak değil, icra sırasında, canlı çalınırken ve söylenirken nasıl tınladığını da duyabiliyorum.

Çoğu zaman sayısız eskiz, deneme ve yeniden söyleyişten sonra içime sinen bir hâle ulaşıyorum. Ancak o zaman söz konusu şarkı çevirisinin gerçekten yayımlanabilir olduğunu düşünüyorum.

Çok sayıda kişi tarafından dinlenen ilk şarkı çevirilerimden biri, Zaz’ın Fransızca “Je veux” şarkısı için yaptığım “Aşk Neşe” adlı Türkçe çeviriydi. Akademik bir perspektiften bakarsak “Aşk Neşe”, oldukça belirgin bir yerelleştirme ve yeniden yazım örneğidir.

Zaz’ın “Je veux” adlı şarkısında İstanbul’a, Kız Kulesi’ne, Hürrem Sultan’ın yüzüğüne, Bebek’e ya da bizim kültürel hafızamıza ait imgelere rastlamayız. Ben bu imgeleri Türkçe versiyona yerleştirerek şarkının erek kültürde yeni bir hayat kurmasını istedim. Dinamik bir performans ve prozodik açıdan doğal tınlayan sözcüklerle birleştiğinde eser, dinleyicilerin sahiplendiği, paylaştığı ve kendisine yakın bulduğu bir şarkı çevirisine dönüştü.

Dinleyicilerin bu şarkıyı benimsemesi ve yıllar sonra Ajda Pekkan’ın da bu şarkı çevirim dolayısıyla benimle iletişime geçmesi, benim için ayrıca anlamlıydı.

Daha yakın dönemdeki çalışmalarımdan biri ise ilk solo albümüme adını veren “Kabak Çekirdeği”ydi. Bu eser, Manolis Xiotis’in Yunanca “O Pasatempos” şarkısının Türkçe çevirisiydi. Burada içeriğe çok daha yakın, neredeyse birebir sayılabilecek bir çeviri hedefledim.

Belki de Yunanca ile Türkçe; dil ailesi ya da dil bilgisi bakımından değil ancak tavır, duygu, kültürel yaşanmışlık ve bütün bunların göstergesi niteliğindeki on binlerce ortak sözcük bakımından örtüştüğü için bu şarkıyı Türkçeye taşımak benim için daha doğal bir süreç oldu. Ortak Ege hafızası, gündelik hayat duygusu ve müzikal tavır, çeviriyi kolaylaştıran unsurlardı.

Yayımladığım bir diğer şarkı çevirisi ise kendi Türkçe şarkım “Denizim Olsun”un İngilizce versiyonuydu. Burada daha özgür bir çeviri yaptığımı söyleyebilirim. Bu süreçte Boğaziçi Üniversitesi’nden çok değerli hocam Jonathan Maurice Ross’un da bana büyük katkısı oldu. Kendi şarkımı çevirdiğim için belki de bu özgürlüğü kullanmaya kendimde daha fazla hak gördüm. İngilizcede kullanılan ifadeyle belirli bir “poetic license”, yani şiirsel serbestlik kullandım.

Son olarak geçtiğimiz günlerde yayımladığım ve yine çok sayıda kişi tarafından paylaşılan “Sokaktayım Yanındayım” şarkısının İngilizce çevirisi “Out in the Street” var. Bu eser, sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunan politik ve duygusal bir şarkı olduğu için burada daha farklı bir tavır benimsedim. Yalnızca müzikal düzlemde değil, içerik ve sözcük düzeyinde de kaynak şarkıya olabildiğince sadık kalmaya çalıştım.

Bu çeviriyi Almanya’nın Zwickau kentinde düzenlenen şarkı çevirisi kongresinde ilk kez hem akademik bağlamıyla anlattım hem de canlı olarak seslendirdim. Bu deneyim, şarkı çevirisinin benim için yalnızca kuramsal değil; aynı zamanda bedensel, müzikal ve icraya yönelik bir deneyim olduğunu bir kez daha gösterdi.

Dolayısıyla benim için her şarkı çevirisinde uygulanabilecek tek bir doğru yöntem yok. Şarkının türü, söyleneceği bağlam, erek dinleyici, yorumcunun beklentisi ve çevirinin amacı bu dengeyi sürekli olarak yeniden kuruyor. Bazen kaynak metne çok yakın durmak, bazen de şarkının ruhuna sadık kalabilmek için sözcük düzeyinde uzaklaşmak gerekiyor.

Elbette bu dengeyi belirleyen tek unsur benim çeviri anlayışım değil. Benden şarkı çevirisi isteyen müzisyenlerde de bunu çok net görüyorum. Ünlü bir yorumcu bazen bana, “Bu şarkı, içerik bakımından değil, fonetik bakımdan kaynak şarkıyı hatırlatsın.” diyebiliyor.

Bir başka deyişle “Paroles Paroles” şarkısını “Palavra Palavra”, “Ola Se Thimizoun” şarkısını ise “Olmasa Mektubun” olarak çevirmemi; anlama değil, sözün sesine odaklanmamı istiyor. Başka bir yorumcu ise sözlerin dramatik tonunu fazla bulup farklı bir hikâye ve duygu dünyası talep edebiliyor.

Bu noktada şarkıyı söyleyecek kişinin arzusu, tavrı ve sahne kimliği de çeviri sürecinin önemli bir parçası hâline geliyor.

Bunu çeviribilimsel olarak ifade edecek olursak Hans Vermeer’in skopos kuramında belirttiği gibi, çeviri sürecini başlatan kişinin zihnindeki işlev belirleyici oluyor. Şarkı çevirisinde bu işlevi çoğu zaman yalnızca kaynak metin değil; erek dil, müzik, yorumcu, sahne, dinleyici ve kültürel bağlam birlikte belirliyor.

Çünkü şarkı çevirisinde de genel olarak çeviride olduğu gibi, çeviri kararları erek kültürün beklentileri ve çevirinin işlevi doğrultusunda şekilleniyor. Bu nedenle iyi bir şarkı çevirisi benim için kaynak eserin melodik ve duygusal hafızasını korurken erek dilde doğal, söylenebilir, inandırıcı ve yaşayan yeni bir şarkı yaratmak anlamına geliyor.